|
/photoshop_sonrasi/No18_vatanbir_kapak.jpg)
/photoshop_sonrasi/No18_vatanbir_Resim11.jpg)
/photoshop_sonrasi/No18_vatanbir_Resim12.jpg)
/photoshop_sonrasi/No18_vatanbir_Resim13.jpg)
/photoshop_sonrasi/No18_vatanbir_Resim14.jpg)
/photoshop_sonrasi/No18_vatanbir_Resim15.jpg)
/photoshop_sonrasi/No18_vatanbir_Resim16.jpg)
/photoshop_sonrasi/No18_vatanbir_Resim17.jpg)
Haberin İçeriği (txt)
Labris Teknoloji, Ar-Ge temelli üretim bilinciyle kurulan teknoloji üretim şirketi. Bugüne kadar ithal edilmek zorunda kalınan bilişim güvenliği ve internet sunucu yazılımlarını Türkiye’de üretme iddiasinda. Projeleri TÜBİTAK TEYDEB, Teknoloji Geliştirme Vakfı ve ODTÜ Teknokent tarafından desteklenen Labris Teknoloji, 2005 yılı ikinci yarısından itibaren aktif olarak pazara güvenlik donanım ve yazılım ürünleri sunuyor. 6 yıl önce 2 kişinin girişimleriyle temelleri atılmış. 2001 krizi Labris Teknoloji’ nin kuruluşunda dönüm noktası olmus. Labris Teknoloji Kurucu Ortakları Seçkin Gürler ve Oğuz Yılmaz Ar-Ge temelli üretim fikirlerini şekillendirmeye koyulmuslar. Şu anda Labris Teknoloji Kurucu Ortağı ve Stratejik Planlama Müdürü Seçkin Gürler ile birlikteyiz.
Cafer: Öncelikle bu yoğun iş temponuzda bizimle söyleşi yapmayı kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Kısaca Labris Teknoloji’den bahseder misiniz? Projenin doğuşu nasıl gerçekleşti?
Seçkin G: Öncelikle ben teşekkür ederim. Yıllardır bir şeyin mücadelesini veriyoruz. Bu ülkede özellikle bilişim sektöründe üretimin yapılabileceğini ve dünyaya satılabilir ürünler çıkarılabileceğini ispatlamak gibi bir çabamız var. Labris Teknoloji’ nin doğuşu 6 yıl önce 2001 krizine denk geliyor. 2001 krizi niye çıktı diye düşünürken; bu ülkede üretim yapmadan bu krizin çok daha büyüklerini yaşayacağımızı gördük. Geçmişte gönüllü organizasyonlarda da bir arada bulunduğumuz güzel bir ekiple neler üretebilirize odaklandık. Çalışmalar şekillendiğinde, her bilgisayar ağında kullanımı neredeyse zorunlu olan internet güvenliği alanında üretim yapmaya başlamuştık. Uluslararası rekabet ve kurumların ihtiyaçları göz önüne alınarak çalışmalar şekillendi. Dünyada rekabet edebilecek bir ürün ortaya koymak gerektiğini düşündük. Eğer ürettiğimiz şeyi gidip İsrail’e veya Amerika’ya satamıyorsak niye üretiyoruz? Şu an ürünlerimiz 2,5 yıldır piyasada aktif olarak satılıyor. Yurt içi ve yurt dışında 600’den fazla kurumsal referansımız var.
Cafer: Biz Labris Teknoloji’ yle istenirse Türkiye’de de iyi şeyler üretilebileceğini hatta üretilen ürünlerin uluslar arası ürünlerle rekabet edebileceğini gördük. Böyle başarılı bir üretim projesine imza atmış biri olarak bu projeye başlarken örnek aldığınız birileri var mıydı?
Seçkin G: Şimdi bir yere gitmek istiyorsunuz ama yolda nelerle karşılaşacaksınız pek de bilmiyorsunuz. Çünkü Türkiye’de tecrübe edilmiş şeyler değil bunlar. Biz Kurtuluş Savaşı`ndan sonra Cumhuriyetin başlangıcıyla beraber, bir kalkınma hareketine başlamışız. Fakat bu 1945`lerden sonra kırılmış. Bu tarihten sonra Marshall yardımları gibi yardımların paralelinde, “bizde zaten bunun üretilmişi var, niye tekrar üreteceksiniz ki, siz bunu kullanın,” fikri aşılanmış ve nerdeyse 2000 yılına kadar bu böyle devam etmiş. Bunun yanı sıra olumlu gelişmeler de olmuş.1974 Kıbrıs Harekatı`nda bize telsizimizin pilini vermemişler biz ASELSAN’ı kurmuşuz, telsiz üretmeye başlamışız. Sonrasında da birkaç hareket olmuş ama gerçek anlamda bir şeyler üretmek için yola çıkmamışız 2000'li yıllara kadar. 2000 yılından sonra bu kültür biraz daha gelişmiş. Bizim de başlangıcımız bu zamana denk geliyor. Şu an ülke olarak üretim yapabilecek bir kültüre doğru gidiyoruz, ama geçmişimizde bu yok. 2001 yılı mezuniyet konuşmasında ODTÜ rektörümüz üniversitenin hiçbir kesimine söylenmemiş bir şey söyledi ilk defa: “ Çocuklar mezun olduktan sonra büyük firmalara girmeye bakmayın, kendi şirketinizi kurun, kendi fikirlerinizi gerçekleştirmeye bakın…” . Çünkü biz üretmeden krizlerden kurtulamayız, üretmeden başımız dik duramayız. Hakikaten takdir edilmek istiyorsanız, takdir edilecek işler yapmak zorundasınız. Harcayarak takdir edilmezsiniz, harcayarak ancak hava yaparsınız.
Cafer: İnternet güvenliği konusunda piyasada günden güne daha çok hareketlilik görüyoruz ve birçok sistemlere saldırı da artıyor ve tehlikelerle orantılı olarak piyasaya giren markalar artıyor. Bu rekabet koşullarında Labris’in başarılı olmasının sırrı nedir?
Seçkin G: Öncelikle hissetmek lazım, yaptığınız işi gerçekten hissederseniz, başarıya mutlaka ulaşırsınız. Bizim çıkardığımız birçok özellik dünyada yokken bizim olsa iyi olur dediğimiz özellikler. Müşterilerin isteklerine kulağımız çok açık, eğer müşterimizin bir ihtiyacı hakikaten ürüne değer katacaksa, doğrudan ARGE planımıza girer, ARGE den çıktıktan sonra da ürün içerisindeki yerini alır. Şirketin kurucuları olarak IEEE kökenli bir geçmişimiz var. IEEE dünyanın en büyük teknik örgütü ve standartları koyan, birçok noktada faaliyeti olan, 1800’lerde kurulmuş bir örgüt ve değişik dönemlerde bu kurumun ODTÜ başkanlığını yaptık, yönetim kurullarında bulunduk.. Orada oturttuğumuz bir kurumsal bakış, disiplin ve gönüllük temelli çalışma yapımız var. Ekibin hepsini de bu esaslara uygun şekillendirmeye gayret ederiz. Piyasada çok rakip vardı, yeni gelen de çok rakip var, daha da gelecek. Ama eğer doğru adımları atıp doğru şekilde planlama yaparsanız bu tip rakipler sıkıntı vermezler. Zaten uluslararası piyasada bizim seviyemizde üretim yapan çok da fazla üretici yok.
Cafer: Bahsettiğiniz başarı sadece Türkiye’de sınırlı kalmadı hedefiniz de söylediğiniz gibi yurtdışıydı. Yurtdışında ne durumdasınız?
Seçkin G: Yurtdışında yaptığımız satışlar var ama gidiş yolunun doğru seçilmesi lazım. Su zamana kadar yaptığımız yurtdışı projeler istediğimiz türde satışı yapılmış ve istediğimiz türde altyapısı oluşturulmuş satışlar değildi. Yapmak istediğimiz şey çalışacağımız ülkede varlığımızı ilan edip, arkasından belli kanalları kullanarak satış yapmak. Ama bunun zamanı var. Şu an Türkiye’de bile satış kültürü, iş geliştirme kültürü, stratejik planlama kültürü, tam olarak oturmuş kavramlar değil. Stratejik planlamanın gereği olarak; adımlarınızı çok iyi tartmanız lazım, neyin ne zaman ne getireceğini çok iyi ölçebilmeniz lazım. Türkiye’de olduğu gibi, başı sonu belli, müşterinin nereden gelip, nereye çıkacağı desteğin nasıl verileceği, ARGE ye nereden geri beslemenin döneceği gibi konuların tamamının belli olduğu yapıları yurtdışında kurmak istiyoruz. Geldiğimiz noktada, 2008 yılı içinde 2 veya 3 ülkede çalışmalara başlayacağız. 2010 yılı hedefimiz en az 7 ülkede satışın yapılması ve şu an 25 kişilik olan ekibimizi 200 kişiye taşımak ki; uluslar arası camiadaki artık onurlu ve gururlu yerimizi alabilmemiz için bu rakamlara erişmemiz lazım en azından.
Cafer: Ulusal şirketlerin yerel mantıkla davranması da başarıyı getiriyor. Google buna çok iyi örnek, Türkiye’de faaliyet gösterdiği için, Türkiye’ye ayak uyduruyor. Siz de bu konuda diğer ülkelerde çalışma yaptınız mı?
Seçkin G: Kesinlikle, sloganımız ‘yerli uluslararası’ dır. Buradaki yerlilik Türk üretimi olduğu için değil. Bir ülkeye gittiğimiz zaman ara yüzün o dili desteklemesinden tutun da, bir sistem motorunun o ülkeye özgü karakterleri ve kelime yapılarını tarayabilmesine kadar ele almak gerekli. Bunun için de dediğiniz gibi, gittiğimiz ülkedeki bütün bu karakteristik özellikleri, yerel olmanın gerektirdiği sorumlulukların tamamını almayı planlıyoruz. Uluslararası olabilmek için, markaya olan güvenilirliği sağlamamız ve gücümüzü, farklılığımızı ispatlamış olmamız lazım. Şu anda da zaten yapımız bu gerekliliklere göre ilerliyor.
Cafer: Şimdi şöyle bir durum var, Türkiye adına yurtdışında boy gösteriyorsunuz ve bu çok onur verici, çok duygulandırıcı bir durum, hem bizim açımızdan, hem de sizin açınızdan. Bu konu hakkındaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?
Seçkin G: Türkiye’de Türk üreticisiyiz dediğiniz zaman 1-0 yenik durumdasınız. Tabi bu yurtdışına gidince 5-0’a çıkıyor. Yurtdışında birçok ülke ürününü ya İngiltere, ya da Amerika üzerinden satışını yapar, yani İsrail ürünlerinin bile dağıtımı Amerika üzerinden yapılır. Bu global pazarın stratejisidir. Şimdi buradan Türkiye’den kalkıp gittiğinizde herhangi bir Avrupa ülkesine veya çevre ülkelere; '' Türk üretimi mi, Türkler bugüne kadar ne üretmiş ki, güvenlik ürünü gibi teknolojik bir ürünü üretecekler?'', gibi bir tepkiyle karşılaşıyorsunuz. Bu güzel de oluyor, dikkatlerini daha çok vermelerini sağlıyor aslında. Biz anlatınca, yaptıklarımızı ortaya koyunca, gözler açılıyor tabiî ki. Gurur verici yönü var elbette, bunu çokça yaşıyoruz, hem Türkiye’de hem de yurtdışında. Ama keşke şöyle dense biz gittiğimiz zaman; “Bu Türk ürünü mü, öyleyse kaliteli bir üründür, hiç bakmamıza bile gerek yok” dense keşke. Yine orada da ilkleri bizim yaşatmamız gerekiyor, özellikle bilişim sektöründe. Bu konuda çok umutluyuz açıkçası.Atatürk’ün dediği gibi; zamanı gelince “Güneş Doğu’dan doğacak.” Neden Güneş teknolojide de bizimle olmasın ki? Bunun kıpırdanmalarını doğu ülkelerinde görmüyor muyuz?
Cafer: Sizin çabalarınızdan sonra gidecek Türk firmalarına da siz bir zemin hazırlamış oluyorsunuz. Bir de şu var. Türkler yapamadığı için mi? Yoksa istemediği için mi şu ana kadar teknoloji alanında yeterince ilerleyemedik?
Seçkin G: İstememek diye bir şey yok. Buradaki yanlış olan şey üretim kültürünün var olmaması. Ben hatırlıyorum üniversitede okurken 3. sınıfta şu kararını vermek zorunda kaldım; “Yurtdışına gidecek miyim, gitmeyecek miyim? ODTÜ Elektrik-Elektronikten çıkan çoğu kişinin birincil amacı; yurtdışına gidip yüksek lisans yapmaktı. Böyle bir şey olabilir mi? Ve oradaki bir kişinin çıkıp; hayır ben yurtdışına gitmeyeceğim, üretim yapacağım diyebilmesi o kadar zor bir şey ki... Gelecek riskiniz var, para kazanmanız gerekiyor, ailenize karşı sorumluluklarınız var, arkadaş çevrenize karşı mahcup düşmek var…Yani o kadar çok şey var ki… O kültür oturduğu zaman, tabular kırıldığı zaman, içindeki bileşenler de anında zemini bulur. Ama kültürü bilerek yozlaştırıyorlar. Siz kullanıcısınız, siz pazarsınız... Pazar kültüründe olan bir yerden üretici çıkması çok zor, ancak böyle hafif kaçırmış insanlar olması lazım ki; bir şeylere bulaşsınlar. Kültür, işleyiş, düzen öyle bir noktaya getiriliyor ki… Cumhuriyetin ilk yıllarını hatırlayın; nasıl bir kalkınma vardı. Bütün öğretmenler asker gibi yetişiyorlardı. Ben gideceğim Türkiye’nin en uç noktasında öğretmen olacağım, oradaki bütün gençleri en gereken bilgilerle donatacağım diyen gençlerden, nerelere geldiğimizi bir düşünün.Özümüzde değişen bir şey olduğuna inanmıyorum ama motivasyonumuz ve üretim kültürümüz yozlaşıyor. Bunu tekrar kazanabilmek için son dönemlerde büyük gayretler var, bizim çabamız da bu yönde.
Cafer: Ben Türkiye’deki ARGE çalışmalarına değinmek istiyorum. Labris Teknoloji TÜBİTAK destekli bir proje ve son 5 yıl içindeki 3700 proje içinde 3. özel sektör projesi seçildi. Devlet bu noktada ne derece etkindir? Yani kafamızda iyi bir proje varsa, destek alma şansımız nedir?
Seçkin G: Tübitak’taki bütün kadro o anlamda çok istekli ve iyi niyetli. Çıkarılan kanunlar da hem ümit verici, hem de destek niteliğinde kanunlar. Yalnız bazı şeyler var: Mesela yeni başlayan bir kişisiniz, sermayeniz yok. Eskiden sistem şöyleydi; siz yaptığınız harcamalardan sonra para ve hibe talep edebiliyordunuz. Şimdi onu çözmek için KOBİ desteği diye yeni bir destek çıktı yakın zaman önce, bu destekle projeniz planlanma aşamasındayken sunuyorsunuz ve belli bir kısmını hibe alıyorsunuz. Şuna dikkat etmek lazım; sağlıklı olan her sektörde küçük firmalar büyük firmalardan fazladır. Küçük firmalar bir şeyler denerler, güzel bir şey çıkar ve bunu alıp büyük firmalara satarlar, yani o fikri veya firmanın tamamını satarlar. O firma da oradan katma değer kazanır. Üretim kültürünün bir gereği de budur. Ama Türkiye’de bu durum olması gerekenin tam tersidir. Küçük firmalar azdır, herkes büyüktür ve parası olanlar büyür, parası olanlar ARGE yi finanse edebileceği için hibeyi de alır… Böylece bu plan hiçbir zaman tersine dönmez. Devamlı huninin altı daha küçük, üstü daha büyüktür. Bunu kırabilmek için ARGE ve üretimi küçük firmaların yapması gerekir. Küçük firmaların üretim yapabilmesi için TÜBİTAK’ın yeni düzenlemesi güzel bir başlangıç. Yalnız bu sefer de teminat derdi sorun oluyor. Her mezun olan gencin üretim kültürüyle çıktığını ve 10 kişiden de 1 kişinin üretim yaptığını düşünürseniz bu ülkenin önünde kimse duramaz.
Cafer: Türkiye coğrafi olarak çok stratejik bir konumda dünyada, Asya ve Avrupa’yı bağlayan bir ülke. Bu da bizim için bir avantaj ve bunu da değerlendirmemiz gerekiyor.
Seçkin G: Tabiî ki. Zaten bu stratejik önemini iyi kavramak gerekli. Evet Türkiye bir köprüdür ama yol geçen hanı da olmamalıdır. Madem aradasın, iki tarafa da yakınsın, merkezdesin demektir. Artı çevremize bakınca, ham maddeyi alacağın yer belli, satacağın yer belli. Hepsine yakınsın, niye sadece köprü olasın. Yolun kenarında bir şeyler yap, orada üretim yap, köprüden sen sun. Jeopolitik konumu doğru kullanmak önemli. Bu önemi de herkes bildiği için Türkiye’yi çok kısıtlı bir noktada tutmaya çalışıyorlar. Su an çevre ülkelerde oynanmak istenen oyunlar var. Şu noktada bile hafif yumruğumuzu sertleştirip masaya dokunduğumuzda ses getirebiliyor ki; güçlü bir ekonomisi olan, askeri gücünü çok daha ileri noktalara götürebilmiş bir Türkiye’den korkacak çok fazla ülke var. Onun için de bu duruma gelmemiz devamlı olarak engellenmeye çalışılmakta, bundan emin olun.
Cafer: Ama yine de sizin gibi firmalar sayesinde karamsar değiliz. Söylediğiniz gibi 2000 lerin öncesinde sürekli ithal eden bir toplumken artık sizler gibi firmaların teknolojiyi ihraç ettiğini görüyoruz ve bu çok sevindirici bir durum. Sizce şöyle bir şey olabilir mi, ya da bu hayal gibi bir şey mi; biz dünyaya teknoloji satan, teknolojisiyle ünlü, İsrail gibi bir ülke olabilir miyiz?
Seçkin G: Kesinlikle oluruz. Ne eksiğimiz var? İnsansa bizim insanımızın kalitesi bellidir, beyin anlamında. Gidin dünyanın üst düzey kuruluşlarına bakın; yönetici olarak mutlaka bir Türk bulursunuz. O insanlar niye oralarda bir yerlere gelmişler de burada gelememişlerdir? Teşkilat işte, sistemi siz kuramazsanız; ne bu insanları burada tutabilirsiniz, ne doğru düzgün bir şey elde edebilirsiniz.
Cafer Son bir sorumuz var size. ODTÜ mezunu olduğunuzu biliyoruz. ODTÜ’de de her bölümde %100 ingilizce ile öğretim uygulaması var. Bu konudaki fikirleriniz nelerdir?
Seçkin G: Ben şu şekilde düşünüyorum. Yurtdışıyla iş yaparken ingilizce konuşacaksınız zaten veya yararlanabilecek kaynaklar İngilizce diyerek derslerin İngilizce işlenmesi, kaynakların tamamının İngilizce olması mantığını kabul etmek ve akla, hayale sığdırabilmek mümkün değil. Bilim yapılacaksa her dilde yapılır. Eski bilim adamları da farklı kaynaklara birincil elden ulaşabilmek için birçok dil öğrenmişlerdir, Ama dil öğrenmekle bilim öğrenmek arasında bir bağlantı yoktur. Hatta anadilimizi, Türkçe’yi daha iyi öğrenerek insanların temelde anlamaları gereken şeyler, doğaldır ki daha kolay anlatılır. Okunan şeyin ortalam %40 anlaşıldığı öğretim düzeninde ilerleyebilmek pek mümkün değil… Dili ayrı öğrenmek, bilimi ayrı öğrenmek gerek, daha çok laboratuarlarda araştırmalara önem verilmeli. Cumhuriyetin ilk yıllarında, 2. Dünya Savaşı öncesi Avrupa’daki psikoljik kargaşalar da fırsat bilinerek yurtdışındaki birçok yabancı profesöre Atatürk ve o zaman ki hükümetlerce çağrılar yapılmış, işte biz şu alanlarda öğretim görevlisi arıyoruz, gelin diye. Almanya başta olmak üzere, birçok yerden öğretim görevlisi gelmiş. Türkiye’nin koyduğu şart sadece şu; “1 yıl içerisinde Türkçe öğreneceksiniz ve öğrencilere dersleri Türkçe anlatacaksınız”. Nedeni belli, gayet de mantıklı, gelen herkes de öğrenmiş. Bir bilim hakkıyla öğrenilir, ondan sonra üzerinde çalışmalar yoğunlaştırılır ve paralelinde öğrenme süreci de devam eder. Önemli olan bilimi kendi öz düşünüş tarzımızla irdelemek ve üzerine çalışmaktır. Dil ve düşünce de birbirinden ayrılamayacak iki olgudur. Aksi halde kopyalanmış koloniler oluşturmaktan öteye geçemiyoruz. Bu anlamda üniversitelerde yapılan akademik çalışmaların, derslerin Türkçe olması gerektiğini düşünüyorum. Bunun yanında yabancı dil öğreniminin de birincil önemle ele alınması gerekli. Bunca asırlık bir kültürümüz var ortada, onlarla konuşacağız veya bir kitabı okuyabileceğiz diye kesip atmak, bize çok daha fazlasını kaybettiriyor.
Cafer: Sizin başarınızdan yola çıkarak bizlere başarılı olmak için neler önerirsiniz?
Seçkin G: Öncelikle yılmak yok. İsteyen herkes, hedeflerini doğru koyan herkes, gerekli alt yapıları oluşturup, gerekli planları yaptığı zaman, istediği yere ulaşır. Genlerimizden gelen becerilerimizi, zekamızı kullanarak belli bir noktaya gidebiliriz. Planlamayı çok iyi yapmak gerekiyor. Bu konuda tecrübeye sahip kişiler de seve seve yardımcı olacaklardır. Hap gibi şeyler söyleyebilmek zor. Koşullara, eldeki yeteneklere bakarak hissederek karar vermek gerekli. Ben de elimden gelen desteği vermek için hazırım, tecrübeleri paylaşmak aktarmak çok önemli. Gideceğiniz hedefi iyi belirleyip, elinizden geleni esirgemeyin, bunları kendiniz için değil, ülkeniz için yaptığınızı düşünün. Bu iş milyonlarca kişinin ekmeği olacak, gururu olacak diye bakarsanız gerekli gücü kendinizde bulursunuz. Çok zorluklarla karşılaşacaksınız, yılma noktasına geleceğiniz zamanlarınız olacak, ama hepsi aşılabilir.
Cafer: Bu değerli söyleşiniz için size çok teşekkür ederiz Seçkin Bey.
Seçkin G: Ben teşekkür ederim. |